3 Nisan “ABD’nin Kurtuluş Günü” olarak ilan edildi ve Trump hemen dünyanın bütün devletlerine ek gümrük vergileri açıkladı.
1970’li yıllardan itibaren sanayisini yurtdışına çıkaran ve üretim sektörünü iyice küçülten ABD sermayesi ülkeyi büyük bir uluslararası pazara çevirdi. 340 milyon nüfusu ve büyük bir toplumsal eşitsizliği içerse de yüksek tüketim standartları nedeniyle bu pazar bütün tekellerin ve devletlerinin hedefi haline geldi.
Kısa sürede okunma eğilimi olan bir yazıya ayrıntılı bir tablo koymak okuyucuya haksızlık belki ama Tablo 1’deki verilere döneceğiz yazı boyunca. Tablo bize İngiltere haricinde ABD’nin en çok ticaret yaptığı ülkelere karşı büyük bir ticari açık verdiğini gösteriyor.
Tablo 1: ABD’nin en çok ticaret yaptığı ve İngiltere’nin en çok ihracat yaptığı on ülke. Ayrıca tablo bu on ülkeyle ABD’nin ticari dengesini ve İngiltere’nin toplam ihracatında on ülkenin kapladığı yeri yüzde olarak veriyor.*
ABD’nin verdiği ticari açık uzun bir süre ABD için sorun olmadı, aksine “orta sınıfları” tüketim üzerinden düzene bağlamasında çok işlevliydi. Nasılsa dolar rezerv paraydı, istediği kadar dolar basabiliyor ve kolayca borçlanarak ticari açığını kapatabiliyordu. Ancak bir noktadan sonra ABD başta Çin olmak üzere rakiplerine karşı bu çarkı döndüremez hale geldi.
Giderek büyüyen ticari açık, dünya pazarlarından dışlanması, dev kamu borcu, doların rezerv para olarak tehdit altında olması vb. birçok nedenden dolayı ABD’nin emperyalist hegemonyanın tepe ülkesi olması riske girmiş oldu.
Trump şimdi bunu geri çevirmeye çalışıyor. Hemen bütün ülkelere %10 ile %50 civarında ek gümrük vergileri ilan edildi.
Düşünün, ulusal sınırların içinde de olsa dünyada yüz binlerce fabrika üretime katılan milyarlarca işçisiyle sınır ötesi başka fabrikalar için ara ürün üretiyor. Üretimin bu kadar toplumsallaştığı bir dönem olmamıştır dünyada. Evet, bu değer zincirinden emperyalist düzendeki yerine göre bazı devletler ve tekeller kâr elde ederken bazıları zarar ediyor. Üretenlerin hepsi sömürülüyor ayrıca.
Ancak bu eşitsiz durumun çözümü dünyayı birbirine bağlayan toplumsallaşmış üretimin yüksek gümrük duvarları ile kesintiye uğratılması değildir. Aksine dünyayı ileriye çekecek gelişme sınırların önemsizleşmesi ve toplumun eşitliği sağlayacak şekilde üretim araçlarının da toplumsallaştırılmasıdır.
Sermaye sınıfı bunu yapamaz doğal olarak ve gümrük duvarları ile çarkı geri çevirmeye çalışıyor. Altüst oluş döneminin başlıca iktisadi yapısı bunun üzerine kuruluyor.
Bu gericilik 2008 gibi mali sermayenin çöküşünü, ekonomik durgunluğu, halkın daha da yoksullaşmasını ve daha kötüsü savaşları getirecektir.
Emekçi sınıflar için bu durum Türkiye’de yaşanan “yönetememe krizinin” aslında ülkeden ülkeye eşitsiz de olsa bütün dünyaya yayılması anlamına geliyor. Bu iktidarını arayan emekçi sınıflar için büyük bir olanak olarak değerlendirilmelidir.
Altüst oluş çağının bütün geleneksel ittifakları da yıkma eğilimli olduğunu görüyoruz. Bir kez de kadim bir emperyalist ittifak gibi duran ABD-İngiltere ilişkisine bu gözle bakalım. Eğer burada bir ayrışma olursa bu emperyalizmli dünyaya uyumu marifet sayan sermayesi ve siyasileri ile Türkiye’yi de etkileyecektir:
İngiltere 1500’lü yılların sonundan itibaren Amerika’nın kuzey doğusunu kolonileştirmeye başladı. Ayrıntıya gerek yok, 1765 ve 1783 yılları arasında İngiliz Krallığı’na karşı verilen bağımsızlık savaşı ile ABD kuruldu. Bu unutulmuştur artık, 1812’de ABD ve İngiltere savaşmışlar, hatta Beyaz Saray İngilizler tarafından bombalanmıştır, ancak savaş İngiltere’nin yenilgisiyle sonuçlanmıştır.
Bu tarihten itibaren ABD Amerika kıtası üzerinde, İngiltere ise Afrika ve Asya’da sömürge düzeni oluşturmak ve yayılmak üzere birbirlerine sırtlarını dönerek faaliyet gösterdi. Her iki devletin ırkçı ve halk düşmanı politikaları ancak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bütünleşecekti.
İkinci Dünya Savaşı bittiğinde ABD kapitalist dünyanın üretimine katkı, askeri gücü ve nükleer silahları, mali gücü, kültür üretimi vb. ile bariz şekilde İngiltere’den emperyalizmin patronajını almaya hazırdı ve aldı da. İngiliz sermayesi bir süre sonra ABD emperyalizminin baş yardakçılığına terfi edecekti.
1956’da Mısır halkı Süveyş Kanalını devletleştirince İngiltere, Fransa ve İsrail Mısır’a saldıracaklardı. ABD desteklemedi bu saldırıyı, daha üst bir emperyalist akılla davranmaya başlamıştı. Sovyetler Birliği’nin İngiltere ve Fransa’ya hemen geri çekilin yoksa kafanıza yıkarım dünyayı demesiyle sonlandırdılar işgali. Bu, 1982’deki Falkland Savaşı’nı saymazsak İngiltere’nin ABD’den bağımsız son emperyalist operasyonu oldu.
Bundan sonra ortak ırkçılıkları, dinci gericilikleri, sosyalizme karşı besledikleri ölümcül kin ve dünya halklarına karşı duydukları düşmanlıkla hep birlikte hareket edeceklerdi. NATO’nun başlıca unsuru olacaklar, İngiltere’nin 1950’li yıllarda nükleer silahlara sahip olmasına ABD izin ve destek verecekti.
Fetihçilik döneminin sömürgeciliği sonlanıyor ve modern emperyalist sömürü ve bağımlılık yaratma mekanizmaları devreye giriyordu.
Yugoslavya’da, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de birlikte cinayet işleyecek, halkların geleceğini karartacaklardı. Türkiye de dâhil onlarca ülkede askeri darbeleri ve gerici iktidarları destekleyeceklerdi.
Şimdi altüst oluş döneminde bu ittifak sürdürülebilecek mi? Yine Tablo 1’e bakarsanız, İngiltere için ABD pazarının ne kadar önemli olduğunu fark edersiniz. ABD için ise o kadar kritik değil, gerçi tek ticaret fazlası verdiği ülke İngiltere. Zaten İngiltere’ye %10 ek vergi getirerek torpil geçmiş oldular. Ancak bu ek vergi bile İngiltere kökenli şirketleri oldukça zorlayacaktır.
Öte yandan ABD’nin Avrupa’daki ittifak sistemi ve liderliğini geri çekmesi, Ukrayna’yı bir yeni sömürge olarak görmesi Avrupa ülkelerini ortada bıraktı. İngiltere, eğer aralarında gizli bir anlaşma yoksa, Ukrayna’nın savaşı sürdürmesini sağlayan başlıca güç olarak ortaya çıkıyor.
Tekrar ve umutsuzca Avrupa’nın silahlanmasına ve ABD’den bağımsız kendi yayılım alanlarını icat etmeye çalışıyorlar. Türkiye’ye ordusu ve son yıllarda gelişen silah üretimi nedeniyle göz kırpılıyor, cilveleşiliyor.
Eğer ABD ve İngiltere arasında emperyalist politikalar konusunda rekabete varan bir ayrım olursa bu Türkiye’deki yönetememe krizini daha da kötüleştirebilir. Çünkü bütün düzen partileri içinde ABD ve İngiltere’nin ayrı ayrı delegeleri bulunuyor.
Bu yol kaybı, çürüme ve krizin içinde emekçi sınıfların kendi karakterlerini ortaya koymaları ve umutlanmaları için ne kadar çok neden var.