DUVAR- Kadın olmak! Anne olmak! Her şey olmak! Kendin olamamak!
Kadının toplumda değişen kimlikleri içinde “anne olma” evresinin altını çizen hikâyeyi, farklı coğrafyadan ve statüden olan iki kadından mizahi bir anlatımla izliyoruz. Fok derisini (Ruh derisi) kaybetmiş kadınların arayışı, uyanışı. Kendine kavuşma, kavuşabilme hikayesi!
2024’te Direklerarası Tiyatro Ödülleri’nde “Farkındalık Yaratanlar Ödülü”ne layık görülen “Fok Derisi KAVUŞMA!” adlı oyunu, oyunun yazarı ve yönetmeni Esra Şengünalp ile konuştuk.
'KENDİ KENDİME BİR GÜNCE GİBİ YAZIYORUM'
“Fok Derisi KAVUŞMA!” nasıl ortaya çıktı? Böyle bir oyun yapmaya nasıl karar verdiniz?
Oyunu yapmaya karar vermeden önce farklı tiyatro gruplarıyla çalışan sadece bir oyuncuydum. Şimdi bu oyunun yazarı, yönetmeni, oyucusu ve yapımcısıyım. Ve “Fok Derisi KAVUŞMA!” sebep oldu ki Tiyatro Us’u kurdum. Tabii ki tüm bunlar yazmaya karar vermekle başladı. İçimde oyunculukla beraber başka bir şeyler yaratma arzusu vardı. 30 yaşında evli bir kadın oyuncu olarak kariyerime ara vermek istemiyordum. Hormon mu, toplumsal beklenti mi? “Evlendin, ee çocuk ne zaman?” sorusu kulaklarımda çınlarken bu soruyu kâğıda döktüm öylesine. İçimdeki sıkıntıyı, soruları kendime terapi gibi. Aklımda bir oyun yazmak ve ben bu oyunu da oynarım yok. Tamamen kendi kendime bir günce gibi yazıyorum. İkiye böldüm kendimi ve kâğıdı. Bir tarafta anne olmak isteyen bir kadın. Bir tarafta kariyer derdinde oyuncu bir kadın yazmaya başladım derken yazma tekniği ilerledi, engel olmalı, çatışma olmalı vs… İlk yazdıklarımı okuttuğum Yiğit Sertdemir hocam ve birkaç arkadaşımın söylediği şeyler üzerinden yüreklenip meseleyi ciddiye aldım. Bambaşka bir hal aldı yazdıklarım, artık bir tiyatro metnine dönüştü. Süreç çok uzun. Oyunu yazarken Dilek karakterinin (çocuk sahibi olmak isteyip biyolojik engeller yaşayan bir kadın) hikâyesindeki araştırmalarımda o kadar bütünleştim ki yazarken karakterle, “Böyle şeyler yaşayan insan ne çokmuş! Sadece ben üremeli miyim? Çocuk yapsam kariyerim nasıl, işim?” vs. soruları o kadar anlamsızlaştı ki bende. Adı da Dilek, oyunda ismini ve hikâyesini kullanmama izin veren çocukluk arkadaşımın yaşadığı tüp bebek tedavileri, erken dönem kısırlık teşhisi ve daha nicelerini yaşayan milyonlarca insanın hikâyeleri beni çok etkiledi ve kendim anne olmaya karar verdim. Hamileliğim boyunca da yazma hikâyesi devam etti. Aslında anne olup olmama meselesinin derin düşüncesi dolaylı yoldan bu oyunu yazmakla başlıyor ve sonrasında kendi kızım Maya ve “Fok Derisi KAVUŞMA!” art arda doğuyor. Tabii araya pandemi ve benim anne oluşum girdi. Anne olduktan sonraki bakış açısı ve deneyimler oyunu baştan yazmaya itti beni. Kariyer peşindeki yazdığım diğer oyuncu kadın karakter gitti (ki bu hikâyeler yapıldı, yapılmaya devam ediyor) yerine Türkmen Bakıcı Gül geldi. Bambaşka bir kadın hikâyesi ve daha önce de anlatılmamış. Sonra ikisinin derdi, iç içe geçişi, anlattıkları dertlerin dengesi daha anlamlı oldu. Aile, yuva, kimlik… sorular arttıkça gerçek hayatta fok derisine daha çok yaklaştı kadınlar ve tüm oyun. Derken çıkan bu.
Sahneyi Gamze Dar’la beraber paylaşıyorsunuz. Onunla yolunuz nasıl kesişti?
Gamze, Mimar Sinan’dan dönem arkadaşım. Konservatuar döneminde yakınlığımız olmamıştı. Oyunu yapmaya karar verdiğim dönemde katıldığım bir workshop’ta karşılaştık. Görüştüğüm başka oyuncular da vardı ama işte zamanlama. Gamze’yle başladı yolculuk. Hiçbir karşılaşma tesadüf değil hayatta. Buna inanıyorum. Birbirimize çok iyi geldik.
'SADECE DİŞİ KUŞ YAPMIYOR YUVAYI'
Oyunda farklı ülkelerden ve sosyoekonomik düzeyden gelme iki kadın var. İlk etapta onların farklı dertlere sahip olduklarını düşünüyoruz ama zaman içinde ikisinin de aslında aynı yolu değişik patikalardan yürüdüklerini görüyoruz. Hikâyelerimiz anlatıldıkça birbirine mi benziyor yoksa?
Hikâyelerimizi paylaştıkça hemhal oluyoruz. Hikâyelerimiz tüm
canlılarla beraber “yansımalarımız” diyebiliriz aslında.
Birbirimizden şifa alabiliyor, birbirimize yol gösterebiliyoruz, bu
çıkarımları yapmak isteyene tabii. Tam olarak derde deva olmasa da
yolculuğu kolaylaştırabilir. Kadının derdi dünyanın birçok yerinde
benzerlikler gösteriyor. Buradaki hikâyede de aile olma, olabilme
ve annelik meselesinde, evet, birçok insanın sancısı, hikâyesi
farklı dertlere sahip olsa da aynı. Oyunda kırlangıçlara
baktığımızda her şey yolunda. Yuvalarını birlikte inşa ediyor,
ürüyor, göç ediyor, hep
birlikte mücadele ediyorlar. Sadece dişi kuş yapmıyor yuvayı.
Oyunun en sevdiğim taraflarından biri de izleyiciye slogan atmaması. Karşımızda “kahraman kadınlar” da bulunmuyor. Karakterler çelişkileriyle, iyi ve kötü yanlarıyla bir ve gerçekler. Biraz karakterlerden konuşalım mı?
Böyle düşünmenize çok mutlu oldum. Oyunun çoğu monologlardan oluştuğu için hatta didaktik olmasından bile korkmuştum.
Kadın “Kadını anlayın!” öfkesiyle değil, tam da olduğu, hissettiği şekliyle var sahnede. Hayatın içinde problem neyse onunla nasıl hissettiklerini, onları psikolojik olarak anlayabileceğimiz çok şeffaf bir şekilde yazmaya çalıştım. O yüzden çok gerçek. Hayatın içinden. Hatta erkeğin de haklı olduğu kısımları çok ince bir şekilde aktarmaya çalıştım. Oyunda kahraman kadınlar, adamlar yok. İnsan olmak var.
İki kadın. Farklı coğrafya ve statülere sahip 30’lu yaşlarda. Biri çocuk sahibi olmak isteyen ama biyolojik ve akabinde psikolojik engeller yaşayan bir beyaz yakalı kadın Dilek. Güzel bir eve ve eşe sahip ama o evin yuva olabilmesi, tamamlanabilmesi için bir çocuk gerek ve sonra gerçeklerle yüzleşmek.
Diğer karakter Gül. Türkmen bir yatılı bakıcı kadın. Kocası ve çocuğu var. Eksik olan bir yuva. Eksik olan bir arada olabilmek. Aynı çatı altında yaşayabilmek ama o memleketini, çocuğunu, kocasını bırakıp başkalarının yuvasında başkalarının çocuklarına bakıcılık yaparak bu yuvayı tamamlayabilecek. Ya da tamamlayabilecekler mi? Tamamlanınca ne oluyor? Bir arada olunca da neler oluyor görüyoruz. Ne olmuyor? Başka dertler başlıyor. Başka yüzleşmeler. Çatışmalar, zıtlıklar, aynılıklar. Yansımalar. Ama mesele öze dönüyor işte insanın kendine. Aslında kendini tamamlayabilmesine, kendine kavuşmasına.
'ASIL YURDUN NERESİ?'
Azerbaycanlı bebek bakıcısının çatışması ayrıca bahse değer. O, diğer karaktere nazaran hem çekirdek ailesinden hem de bir tür geniş aile olarak okuyabileceğimiz ülkesinden ayrılmış durumda. Anneliğe bir de göçmen işçiliği eklenince mesele bambaşka bir yere evriliyor, yanılıyor muyum?
Ben Türkmen olanı tercih ettim. Ama fark etmez Azerbaycan,
Filipinli vs. onların mücadelesi, anne olma hali, evet, daha
farklı. Kendi çocuklarını memede bırakıp başkalarının çocuklarına
bakan anneler onlar. Sadece çocuğunu değil, evet, kocasını, tüm
ailesini, ülkesini bırakıp buraya çalışmaya geliyorlar. Dertleri
kendi ailesini içine sokabilecekleri bir yuva inşa etmek. Dilek’in
tarafından baktığımızda her şeyi, yuvası, kocası var ve kendi
toprağında ama içinde çocuk olmayan bir ev. Çekirdek aileyi
tamamlayacak bir eksiklik. Bu bir eksiklik mi? İkisini bir çatı
altında hissettikleri eksiklikleriyle birleştirmeye çalıştım. İkisi
de bir yuvayı tamamlamaya çalışıyor farklı dertlerle. Ama
tamamlanınca
ne oluyor? Aslında gerçekten istedikleri bu mu? Evet, bakıcı
karakterinin anne olması meselesi dışında birçok başka dertlere
değinebilmiş oldum. Göçmen işçiliği meselesi dünyanın birçok
ülkesinde yaşayan aileleri de kapsıyor.
Asıl soru, asıl yurdun neresi? Hepsini izliyor, görüyoruz. İkisinin de dertlerinde çocuğuna kavuşmak varken. Birinin varken kavuşamıyor, diğeri olmayan bir çocuğa kavuşmayı bekliyor. Çocuklar fok derisini (ruh derisini) bulmalarını sağlıyor. Fark etmelerini sağlıyor yani. Masalda da böyle ya. Sonra özünde mesele kendine dönüyor insanın. Kendi kalbi. Kendi yurdu, yuvası. Gerçek kendine kavuşabilme hikâyesi. Gül de artık finalde idrak etmeye başlıyor, yaşadıklarından sonra bir dönüşüm geçiriyor. Fark ediyor artık bazı şeyleri.
Oyunda farklı sebeplerle kocalardan çok dert yanılıyor. Ancak baştaki dış ses haricinde oyunda bir erkek bulunmuyor. Aile içinde yeterince sorumluluk üstlenmeyen erkeği, oyuna da sokmadınız, diyebilir miyiz?
Hiç böyle düşünmemiştim. Ama derdimiz kocalar değil, evet, belki biraz babalar. Baba olma meselesi. Baba ol! Anne gibi! Meselem kadının karşısında erkeği dışlamak asla değil. Derdim toplum. “Bir çocuğa bakmak için bir köy gerek” sözünü hatırlatmak isterim. Tam da bu. Hamile diye, evli diye, anne diye kariyerinden, arkadaş çevresinden, toplumdan uzaklaştırılan kadın. Ya da bazı babaların gözünden; “Parasını verdim, bakıcı var işte, daha ne istiyorsun”a karşı, aile olmaksa mesele, paylaşalım hayatı her şeyiyle. Kadının, annenin yükü çok fazla. Vicdanı çok ağır, paylaşalım. Oyunun başında o evin balkonuna yuva yapan kırlangıçlar gibi. Yuvayı dişi kuş yapmasın. Dediğim gibi, sadece babalar değil, toplum, sistem, eski annelerimiz de. Bizleri, onları yetiştiren anneler, babaanneler, anneanneler…
'KENDİNE YENİDEN KAVUŞABİLME MESELESİ'
Oyuna ismini de veren fok derisi metaforundan bahsedelim mi biraz da? Ruh derisini kaybetmek ne demek?
"Fok Derisi" bir İskandinav miti. "Kurtlarla Koşan Kadınlar" kitabında da yer alan bu anonim masal beni yazmaya, üretmeye iten bir güç. Kıymet verdiğim, sevdiğim bir masal. Oyunda da bir yerde küçücük de olsa kullanmak istedim. Bana kattıklarıyla bir selam! Hem kitaba hem masala. Hayatta bize biçilen rollerin, kimliklerin içinde özümüzü, kendi kimliğimizi unutuyoruz bazen çaldırıyoruz bazen kaybediyoruz. İşte onu fark etme anı ve yeniden bir arayış, uyanış! Fok derine, ruh derine kavuşma arzusu. Kendine yeniden kavuşabilme meselesi diyebiliriz.
Oyuncular kendi hikâyelerini bir meddah edasıyla izleyicilere anlatıyorlar. Aynı evde yaşadıkları hâlde birbirleriyle çok az iletişim kuruyorlar. Böyle bir anlatım biçimi benimsemenizin nedeni ne?
Seyircinin gözüne bakarak bu hikâyeyi paylaşmak inanılmaz güzel. Her oyun, her seyirci, farklı gözlerde kendini bulmak ve anlatmak, onlarla beraber oyunun enerjisi, duygu durumu çok başkalaşıyor. Müthiş deneyim. Aslında başlarda ayrı ayrı monologlar şeklinde ilerlese de her biri çatışmasıyla, benzer durumların farklı hayatlarda söylediği sözle, rejisiyle bir diyalog. Çok bütün. Dramaturjisi gereği de. Oyun aynı mekânda farklı zaman dilimlerinde geçiyor. Finalde zaman, mekân ve oyuncular birleşiyor. Hikâyemi anlatış biçimimde hem de seyirlik olmasını destekleyeceğinden böyle bir matematikle kurgulamayı tercih ettim.
Son zamanlarda neler yapıyorsunuz? Yeni çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?
Çok heyecanlı. Madem sordunuz ilk paylaştığım kişi oldunuz. (Eşim dışında.) Yeni bir oyun yazmaya henüz başladım. Çok taze. Ama kalbim güm güm. Uzun zamandır notlarım, bir sürü fikirler havada uçuşuyor, bazıları not kâğıtlarında bekliyordu. Merakla hangisi, ne zaman beni tutkuyla peşinden sürükleyecek diye beklerken… Olan oldu. Aynı hevesin, heyecanın devam etmesi dileğiyle diyelim.
Yazma işinde de yeniyim. “Fok Derisi KAVUŞMA!” ilk oyunumdu. Mazisi, çalışması çok uzun bir süre.(4 yıl yazma süreci) Bunu bilemiyorum. Birkaç ay mı? Yıl mı? Ama önemli olan yola çıkmak. Bu heyecan. Umarım bu çok kısa sürer de sizlerle hemen paylaşabilirim. Yani bu aralar çok yoğun. Deli gibi düşünceler. Bir sürü kitap. Daha çok okumam gereken kitaplar, araştırmalarım var. (Yazma sürecinde bu en sıkıştıran şey oluyor.) “Fok Derisi KAVUŞMA!” bu aralar yoğun, Kadın Oyunları Festivali kapsamında turnelerimiz var. Ve Tiyatro Us’un arka plandaki işleri. Tabii ki annelik, günlük sorumluluklar, zorunluluklar zorluyor. Şükür. Seviyorum bu hali. Daha iyi bir ben olmaya, anlamaya, anlatmaya, biz olmaya, şifa olmaya, ilham olmaya devam. (Bu proje sayesinde çevremden sıkça aldığım en güzel iltifatlardan.) Sevgiler.