Son dönemde savaş politikalarına bağlı olarak kitle üzerindeki baskılar ve yükselebilecek tüm muhalif sesleri engellemeye dönük saldırılar artarken, bir yandan da birçok ülkede benzerlerini gördüğümüz adeta parodi gibi görünen uygulamalara, demeçlere şahit oluyoruz. Peki tüm bu tablo içinde gelişen ve absürd olarak değerlendirilen bu saldırılar da gerçekten göründüğü kadar dayanaksız mı? Yoksa beceriksiz veya şuursuz görünen bu uygulamalar kitle üzerinde hakimiyet kurmanın işlevsel bir biçimi olarak mı açığa çıkıyor? Bunu tartışmak için aile yılından Turabi'ye, son gündemlere bir göz atalım ve ardındaki tarihsel zemini ve açığa çıkardığı kitle psikolojisini inceleyelim.
Wilhelm Reich, 1933'te yazdığı "Faşizmin Kitle Ruhu" eserinde, faşizmin yalnızca ekonomik veya siyasi bir fenomen olmadığını, aynı zamanda kitlelerin psikolojik dinamikleriyle beslenen bir toplumsal patoloji olduğunu savunur. Faşizmin kitlede karşılık buluşunu Marx ve Freud'un kuramları üzerinden açıklamaya çalışan Reich, cinsel enerjinin baskılanmasının otoriter rejimlerin kitleler üzerindeki hakimiyetinin pekiştirilmesinde oynadığı role odaklanır. Kapitalist ve ataerkil toplumlar, bireylerin cinsel enerjisini kontrol altına alarak onları daha itaatkâr ve üretken hale getirir. Öte yandan cinsel enerjinin bastırılması, bireylerde birikmiş bir öfke ve kaygı yaratır. Faşist liderler, bu bastırılmış enerjiyi manipüle ederek ve bu öfkeyi yarattıkları dış düşmanlara (Yahudiler, göçmenler, komünistler, eşcinseller vb) yönlendirerek kitlelerin desteğini kazanır.
Reich, ataerkil ailenin varlığının ve kadın cinselliğinin bastırılmasının faşist ideolojilerin yaygınlaştırılmasında oynadığı kritik role de vurgu yapar. Keza bu dönemde, savaş politikalarına da bağlı olarak kadınlar daha çok aile içindeki rollerine döndürülmek istenmekte ve kadın bedeni en çok doğurganlıkla eş tutulmaktaydı. Örneğin, Nazi Almanyasında kadınlar, "Aryan ırkının" çoğalması için doğurganlık kamplarına zorlandı. Eşcinseller, toplama kamplarında pembe üçgenle damgalandı; cinsellik "ulusal saflık" adına kontrol edildi. Reich'a göre, cinsel enerjinin bastırılması, ekonomik krizlerin yarattığı belirsizlik ve buna bağlı kaygı, toplumda bir "duygusal veba" yaratmaktaydı ve bu veba, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve şiddet eğilimlerini besledi. Faşist liderler, bu kolektif histeriyi kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için kullandı.
Şimdi dönelim bu bize absürd görünen saldırılar silsilesine... Bunların çok büyük kısmı kitlesel bir korku yaratmak çabasının sonucuyken, son dönemde cinsel enerjinin baskılanmasına dönük daha özelleşmiş saldırılara şahit olmamız boşuna değil. Sadece 2025 yılının başına bir bakalım...
Malum, bu yıl, iktidar tarafından aile yılı ilan edildi değil mi? Aile kurumunun şiddet ve sömürüyle ilişkisi son derece ortada iken -nereden çıktığı belli bir- “aile yılı” ilan etmenin hem bu ekonomik krizde, en küçük ekonomik birim olan aileyi ayakta tutma çabasının hem de kitle üzerinde bir hakimiyet kurma biçimi olarak kadınlar ve LGBTİ+ bireylere dönük saldırıları yoğunlaştırmanın açıktan bir ifadesi olduğu açıkça görülmekte. Reich'ın ortaya koyduğu işlevleri sağlamak üzere iktidar bugün aile kurumunu sağlamlaştırmaya ihtiyaç duyuyorken, ilan edilen aile yılının, ayağının tozuyla homofobik, transfobik ve mizojinik gerekçelerle olduğu açık olan bazı akıldışı soruşturmalarla başlaması hiç de şaşırtıcı olmadı. Mesela influencer'lara dönük bazı soruşturmaların adeta kişilerin cinsel kimliği veya yönelimine göre sonuçlandırıldığı tutuklamalara şahit olduk. Bu da kişiler veya olaylar sebebiyle ayrı bir gündemmiş gibi görünse de LGBTİ+ bireylere dönük saldırının bir parçası ve LGBTİ+ bireylere karşı bir kamuoyu yaratma çabası olarak şekillendi.
Gelelim bu yazının ana çerçevesini oluşturan vakaya... Turabi'nin "Wine me Dine me" adlı şarkısı etrafında açığa çıkan toplumsal tepkilere. Televizyon fenomeni olarak ünlenen Turabi'nin yaptığı bu şarkı, cinsel içerikli sözleri sebebiyle bu ayın başında gündem oldu. Şarkının cinsel içeriğiyse daha çok kadın hazzından, kadının tatmininden oluşuyordu. Esasen Turabi, son dönemde sosyal medyada son derece popüler olan "yüzüme otur" diyen erkek modasına da son derece yakın bir şarkı yapmıştı; ancak yine aynı kitle tarafından aynı cesaret ve hoşgörüyle karşılanmadı. Son yıllarda popüler müzikte cinsiyetçi küfürler barındıran, kadınları aşağılayan, hatta tecavüzü olumlayan şarkı sözlerinin yer aldığı parçalar kol gezer ve hit olurken, içinde yine de bağlamından koparılmış bir "pussy" kavramı dışında cinsiyetçi bir küfür dahi barındırmadığını söyleyebileceğimiz bu parçanın topladığı tepki dikkat çekici. Adeta yakın bir kadın arkadaşımın dediği gibi "kadın orgazmına düşmanlık seviyesini" gözler önüne seren bu "Wine Me Dine Me" meselesinin belli başlı noktalarına bir bakalım.
Yakın zamanda şarkıcı Aydilge'nin açıklamasıyla birlikte, şarkı sözlerindeki cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığı dikkat çekmiş ve böylece biraz olsun konuşulmaya başlanmıştı. "Katherina dedim yat aşağı, verdim arasına" vb sözlerin yer aldığı bu popüler müzik çöplüğü, Aydilge bahsedene kadar pek de kimseyi rahatsız etmez hatta farkedilmeden ardı ardına "cıstak cıstak" hitler yaratırken, sözleriyle içeriğine seksi daha çok kadın cinselliği yönünden dahil eden bu şarkınınsa bir anda bunca nefret toplaması değerlendirilmeye muhtaç. İşin akıl almaz bir başka boyutu, konunun sosyal medyadaki bu nefret seliyle kalmayıp, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın başvurusu üzerine şarkıya çok kısa sürede erişim yasağı getirilmesi. Sosyal medyada mizahı, attığı "Seviyorsan evlen bence" tweetleri seviyesinde tutmak isteyen Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, şarkıyı pek de komik bulmamış olsa gerek, aile yılının kadın cinselliğiyle tehdit altına alınmasına kayıtsız kalamamıştı. Erişim engelinin hemen ardından da -bu esnada kadınları aşağılayan şarkılar her yerde çalmaya devam ederken- şarkıyı söyleyen kişiye soruşturma açılıp hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Açık olalım, bu şarkının içeriğinin bunca farkedilmesi dahi kadın orgazmının tabulaştırıldığı tarihsel zeminden pek de bağımsız düşünülemeyeceği gibi, bu karar aynı zamanda iktidarın kadını koymak istediği pozisyonu ve aile yılının kitlede hangi duyguları örgütlemeye çalıştığını da bize özetliyor. Söz konusu kadın olduğunda son derece "hızlı refleks gösteren" devletin kadın konusundaki "hassasiyetinin" ne yönde olduğunu da. Zira aynı günlerde, Temmuz 2020'de katledilen Pınar Gültekin'in katiline verilmiş olan müebbet hapis cezası, ‘canavarca hisle öldürmek’ suçunun oluşmadığı gerekçesiyle bozuluyor ve haksız tahrik indiriminin de önünü açılıyor. Planlı ve işkence edilerek kadın öldürmek canavarca bir eylem olarak görülmezken, kadın cinselliğinden bahseden bir şarkı, şarkıcısına anında yakalama kararı çıkartılacak kadar tehlikeli görülüyor. İşte, bu sistemin deşifresi.
Tarih boyunca kadın cinselliğinin bastırılması ve kadın orgazmının tabu haline getirilmesi, sınıflı toplumların temel mekanizmalarından biri. Özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla başlayan bu tabu, kapitalizmin gelişimiyle birlikte daha da derinleşti. Sınıflı toplumlar boyunca kadın bedeni üzerindeki denetim başat politikalardan biri oldu. Kadın cinselliğinin denetlenmesi özel mülkiyetin güvence altına alınmasının ve mirasın aktarılmasının da bir yoluydu. Kadın, evlilik bağıyla birlikte aile içindeki rollerine hapsedilmeye çalışılırken; kadın bedeni doğurganlığa ve kadın cinselliği üremeye indirgenip, kadın orgazmı, ataerkil tahakküme bir tehdit olarak görülerek tabulaştırıldı. Silvia Federici'nin "Caliban ve Cadı"da ortaya koyduğu gibi, cadı avları ve kadınların doğurganlık yetisi üzerindeki denetim, yalnızca bir kültürel ya da dini baskı değil, aynı zamanda kapitalist üretim için gerekli olan toplumsal dönüşümün bir parçasıydı. Dolayısıyla şunu görmek önemli: Kadın orgazmının inkârı, bu sistemin temel taşlarındandır ve kadın cinselliğinin bastırılması en eski tahakküm biçimlerinden biridir. Bugün hala geçerliliğini koruyan kadının orgazm olmasının zor olduğu yalanı dahi bunun üzerine icat edilmiştir.
Bu "Wine Me Dine Me" meselesinde önemli olan noktalardan biri de şarkının ana söyleminin cinsellikle haz arasında bağ kuruyor olması. Şarkının tepki çeken ve "tehlikeli" bulunan esas kısmı da bana kalırsa bu. Zira cinselliğin şiddet ve tahakküm ilişkisi olarak gösterildiği tüm anlatılara alan açıldığı, sessiz kalınmakla birlikte kanıksandığı ve hatta bu içeriklerin dikkat çekmediği de ortada. Dolayısıyla bir anda "ulusal orgazm günü” ilan eden bu şarkının sanki ilk kez bu ülkede seksten bahseden bir şarkı yapılmışcasına dikkat çekmesinin bir sebebinin bu olduğunu düşünmek mümkün. Çünkü burada işaret edilen sahiden de sekstir; cinsel sömürü veya tahakküme dayalı bir cinsellik anlatısı değil. Şiddetle ilişkilendirilmiş seks anlatısının karşısında bu bağlam tehlikeli görülmektedir. Bu da yine tam olarak cinsel enerjinin bastırılmasıyla otorite arasındaki ilişkiye ilişkindir. Yani buradaki temel politika yalnızca şiddetin örgütlenmesi değil; aynı zamanda hazzın engellenmesi, öldürülmesidir.
Dolayısıyla bu "Wine Me Dine Me" meselesini, basitçe ahlakçılık veya muhafazakarlık üzerinden tartışmak veya bir akıl tutulması olarak görmek saflık olur. Reich, “Cinsel bunalımın yoğunluğunun, ayrılmaz bir parçası olduğu iktisadi bunalımlardaki iniş çıkışlara göre artıp eksildiğini” söyler. Krizin derinleştiği, savaş politikalarının önde olduğu bugün, birçok ülkede cinsel özgürlüğü "ahlaki çöküş" olarak kodlayan faşist mirasın sürdüğünü ve kadın bedeni üzerindeki denetime dayalı politikalara sıkı sıkıya sarılmaya çalışıldığını görmek mümkün. Doğum kontrol yöntemlerine erişimin kısıtlanması, kürtaj yasakları, cinsel eğitimin muhafazakâr değerler doğrultusunda şekillendirilmesi, seks işçiliğinin kontrol altına alınması, LGBTİ+ karşıtı yasalar, boşanmanın zorlaştırılması vb... Bugün bu politikaların, batısından doğusuna tüm dünyada ortak gündemler olarak ve benzer biçimlerde ortaya çıkışı kapitalist-emperyalist sistemin bir sonucudur ve bunu görmek önemlidir.
Konuya kitlede açığa çıkardığı tepki üzerinden bakmaya devam edersek... Piyasadaki cinsiyetçi şarkıları da kastederek her ikisinin de kitlesi olmadığını söyleyenlerin diğer şarkılarla ilgili böyle bir tepki gösterdiğine pek şahit olmamışken, neden bu şarkı ilgilerini çekmiş ve buna dair söz etmek sanki daha gerekli -veya daha kolay- hale gelmiştir? Bu şunu da düşündürüyor: Acaba cinsiyetçi söylemler veya cinsiyetçi küfürlerin şiddeti üretmedeki rolü yeterince anlaşılmıyor veya ciddiye alınmıyor; bu tartışmalar aslında o kadar da gerekli görülmüyor mu? Açıkçası tüm bu tepkilerin altından; baskılanmış kadın cinselliğinin, hatta kadını aşağılayan veya cinselliği erkeğin failliği olarak gören söylemlerin kanıksanmışlığının kokusu geliyor buram buram.
Tepkilerin çok büyük çoğunluğunun erkekler tarafından olması ise daha da dikkat çekici. İddialı bir varsayım olacak belki; ama özellikle twitterda şarkıyı linçleyen bir güruh, belki de bu şarkı bir "Gibi" veya benzeri dizi sahnesinde geçmiş bir şarkı olsaydı, buna gülüp paylaşacakken şu anda linçlemeyi tercih ediyor. Şarkının mizah olarak mı değerlendirileceği yoksa ciddiye mi alınacağı konusundaki kafa karışıklığı söyleminin ne kadar “tolere edilebileceğini” de belirliyor sanırım. Sözün kendisinin yanı sıra sözü söyleyenin kim olduğunun da belirleyici olduğu muhakkak. Ancak burada da bir çelişki açığa çıkıyor ve bu şarkıyı yapan kişi, zamanında striptizci olması gerekçe gösterilerek bu tartışmalarda mahkum ediliyor. Yani şarkının “ahlaki yargılaması” şarkıyı yapanın kişiliğine dayandırılıyor ve bu kişi de "yeterince erkek" bir temsil olmamakla suçlanıyor. Şarkının içeriği, "yeterince erkek" bulunmayan bir figürle erkeklikten uzaklaştırılmak isteniyor. Ancak bu noktada da şarkıya çekilen klibin bu çabayı tetikleyecek derecede "erkek dünyası"na ait detaylar kullanmış olması bu çabayı sonuçsuz bırakıyor. Bu erkeklik tetiklenmesiyle adeta kadın orgazmına karşı kolektif histeri gibi yayılan tepkiler doğuruyor. Bir yandan sosyal medyada "yüzüme otur" fantazilerinin viral olduğu, bir yandansa "eat one" histerisi yaşanılan bu ikiyüzlü ortam, kadın cinselliği ve kadın orgazmıyla erkeklik ve "performans" arasında kurulan çarpık ilişki açısından pek de dönüşümler yaşanmadığını da ortaya koyuyor. Kadın cinselliğinin hala ne denli bir tabu olduğunu da tekrar kanıtlıyor.
Son olarak şuna dikkat çekerek bitireyim: Bu meselenin barındırdığı kolektif histeriyi fark etmek önemli. Zira devletin kimi saldırılarını veya söylemlerini absürd veya şuursuz bulurken, esasen bunun kitleler üzerinde yarattığı meşruiyet zeminlerini veya toplumda gelişen bilinçdışı tepkilerin tahakkümdeki rolünü görebilmek ve azımsamamak önemli. Saldırılara karşı topyekun direnişi geliştirebilmek için bu manipülatif gündemleri de deşifre edebilmek ve bunlar üzerinden saldırılara meşruiyet zemini yaratacak kitle psikolojisinin örgütlenmesine izin vermemek önemli. Reich'ın önemli tezlerinden biri; kitlelerin faşizme ikna edilmediği, kitlelerin faşizmi istediğidir. Yazı boyunca anlattığım sebeplerle Reich, faşizmin yalnızca bir propaganda marifeti olmadığını, aksine kitlelerin bilinçdışı psikolojik dinamikleriyle beslenen bir toplumsal patoloji olduğunu savunur. Dolayısıyla son dönemde ırkçılık ve kadın düşmanlığı başta olmak üzere yaratılan bu nefret söylemi dalgasına ve bu amaçla kitlenin önüne hedef olarak koyulan gündemlerle açığa çıkacak bilinçdışı tepkilere karşı uyanık olmak ve bu farkındalığı örgütlemek gerekliliği ortada. Bu da, bana kalırsa, tüm bu yaşananların "absürdlüğünü" sadece şiddetin artan dozuna veya yönetememe krizine bağlamak yerine, bu politikaların dayandığı ekonomi politik zemini görebilmek, kendi tepkilerimizi de buna göre değerlendirebilmek ve kitle ruhunun burada oynadığı rolün önemini de es geçmemekle mümkün.