"Gece Hep Gece" üzerine bir çoklu okuma denemesi

Sizler de farkındasınız, okuduklarım üzerine yazmaya başladım son zamanlarda. Ne yalan söyleyeyim, kitaplar üzerine düşünmek, konuşup, tartışmalar yapmak, bende kalan izlerin peşinden gidip çıkarımlarda bulunmak en keyif aldığım şeylerden biri. Ama yazmak, haddim değil kesinlikle. Bu alandaki tüm hüneri vasat altı bir okurdan ibaret bendenizin böyle bir şeye hakkı da yok ayrıca. Ama hem memleketin, hem de kentin içinde debelendiği fikir fukaralığı, bencileyin ümminin Abdurrahman Çelebi sayılmasına neden oluyor. Hal böyle olunca durumdan vazife çıkarıp bilgisayar karşısına geçiyor, kitaplar üzerine kem küm bir şeyler yazıyorum. Bunları şunun için söylüyorum, yazılarımdaki tat tuz eksikliği, benden daha çok, görevini yapmayan münevver tayfasının suçudur…

NİTELİKLİ KİTAP YAZAN, YAYIMLAYAN ŞAİR-YAZAR SAYISI HER GEÇEN GÜN ARTIYOR

Hakkını verelim, ekonominin, siyasetin, hizmetlere ulaşım ya da kentsel gelişimin aksine kentin kültür yaşamında güzel şeyler oluyor. Siyasetçisinden eğitimcisine, gazetecisinden esnafına, hekiminden hukukçusuna kim ne kadar farkında bilmiyorum ama ülke çapında tanınmış karikatüristler yaşıyor mesela bu kentte. Gerçi onlar kendilerine sanatçı denmesine karşı çıkıyor ama fotoğraf sanatında, ismi duyulduğunda, çok kişinin önünü iliklediği fotoğrafçılar aramızda dolaşıyor. İlçeleri de sayarsak yirmiye yakın tiyatro topluluğu, ciddi temsillerle sahnelerin tozunu atıyor. Hatırı sayılır bir resim potansiyelinin olduğu kentte, nitelikli kitap yazan, yayımlayan şair-yazar sayısı her geçen gün artıyor.

Gencecik kardeşim Yiğit Kerim Aslan uzun bir solukla çıktığı koşuda, yazın çevrelerinde, adı bilinen şairlerinden biri oldu örneğin. Kentle hatıraları az da olsa,  gönül rahatlığıyla bu toprağın çocukları diyebileceğim Can Gürses ile Can Kantarcı yapıtları ve yazınsal birikimleriyle içimizi ışıtıp gelecek umudumuzu büyütüyor. Az başarı mı, “Kambur” adlı dosyasıyla 2021 Ahmet Hamdi Tanpınar ödülünü de kazanan Esra Kahya’nın son kitabı “Benim Rüyalarım Hep Çıkar”ın üzerinde İletişim Yayınlarının etiketi bulunuyor. Türkiye’de yayımlanan tüm edebiyat dergilerinde neredeyse her ay bir başka ürünü yayımlanan Üzeyir Karahasanoğlu kardeşim, bu yazının konusu da olan son kitabı “Gece Hep Gece” ile bizlere, yazın sürecini bir başka boyuta taşımanın heyecanını yaşatıyor. Değerlerine sahip çıkıp estetik duygusu yüksek bir kent olsak, zikrettiğim isimler bambaşka yerde olurdu kesinlikle…

900 BİN NÜFUSLU İSTANBUL’A 150 BİN BEYAZ RUS GELİYOR

Üzeyir kardeşim “Gece Hep Gece”de, Bolşevik Devrimi sonrasında, İstanbul’a kaçarak canlarını kurtarmaya çalışan Beyaz Rusları merkezine alarak mütareke yıllarını anlatıyor. Yaklaşık zamanlarda çıkıp da, üç aşağı beş yukarı aynı sancılı dönemi konu edinen Ahmet Altan’ın “Zarlar”, Zülfü Livaneli’nin “Kaplanın Sırtında”sıyla birlikte okudum kitabı. Oya Baydar’ın “Hatırlamanın ve Unutuşun Kitabı”nı elime alınca Zarlar’ı o kapsamdan çıkarıp, Murathan Mungan’ın “995 Kilometre”si ile bir üçleme oluşturduğuna kanaat getirdim. Neden bu kanıya vardığımı, cahil cesaretimin şahlandığı bir zamanda yazmaya kalkarım belki. Şimdilik kapatıyorum, bu yazıyı tümden Üzeyir’in romanına ayırmak istiyorum çünkü…

Ekim Devrimi sonrası iktidarı kaybeden Beyaz Rusların İstanbul’a kaçışı konusunda çat pat bilgim vardı ama bu kadar boyutlu olduğunu bilmiyordum doğrusu. Düşünün lütfen, büyük bir altüst yaşanıyor, ayaklar resmen baş oluyor Rusya’da. Yedi göbek sülalesinden beri hep ayrıcalıklı olmuş; lalalarla, hizmetkârlarla, özel aşçılarla büyümüş; konaklarda, saraylarda, onlarca odalı malikânede yaşamış şehzadeler, prensesler, generaller, bir anda, hiçe dönüşüyor. Çarlık devrinin parası tedavülden kaldırıldığı için kaçırabildikleri servet de sıfırlanan bu soylular, bir de ölüm tehdidi altında yaşıyor. Bu şekildeki yaklaşık 150 bin Beyaz Rus, İstanbul'a akın ediyor. O vakitlerde nüfusu yalnızca 900 bin olan İstanbul’un demografisi değişiyor bir anda. Ellerine pudradan başka bir şey değmemiş asilzadeler geçinebilmek için amelelik, hamallık yapıyor; Beyoğlu sokaklarında kitap, hediyelik eşya, çiçek satıyor, meyhanelerde garsonluk yapıyor. İstanbul’un eğlence hayatını da değiştiren Rus kızlarının çiçek satmak için mesken tuttuğu ‘Hristaki Pasajı’nın adı ‘Çiçek Pasajı’na dönüşerek günümüze kadar taşıyor o hikâyeyi…

DÖNEME DAİR BİLGİLER VERİRKEN MALUMATFURUŞLUĞA KAÇMAMIŞ

Bunları çok iyi araştırmış Üzeyir, söyleşisinde de anlattı, pek çok kitap okumuş bu konuda, internetten ulaştığı her bilgiyi bir kenara not etmiş. Öyle ki Beyaz Rusların kaçarak geldikleri memleketlerinde yaz tatillerini geçirdikleri yerin iklim bilgileri bile var kitapta. İsimler, döneme ilişkin değiniler, Rus ve Osmanlı toplumunun savaş koşullarındaki psikolojisi, dünya konjonktürü üzerine söylenenler oldukça sahicilik duygusu katmış kitaba. Üzerine konuşurken Sevgili Kürşat Coşgun’la da hemfikir olduk, tüm bunları yaparken romancılığı bir tür tarih yazımına çevirip malumatfuruşluk da yapmamış ama. Dönemin ulaştığı her bilgisini sığıştırmaya çalışıp ayrıntıya boğmamış okuru, iyi edebiyatçıların yapması gerektiği gibi imbiğinden süzülenleri kullanıp, kendi cümleleriyle hem dönemini hem de romanın atmosferini oluşturmaya çalışmış. Araya o vaktin sözcüklerini de serpiştirdiği temiz bir Türkçe ile de kolay okunan bir metin oluşturmuş...

BİR DÖNEM ROMANI KADAR İMKÂNSIZ BİR AŞKIN ÖYKÜSÜ DE

Evet, “Gece Hep Gece” bir dönem romanı. Ama olay örgüsü boyutlanır, atmosfer yükselirken yan anlamlar, başka katmanlar da çıkıyor ortaya. Tarihin o döneminde “Birbirine teyellenen” Haluk’la Katya’nın hikâyesi, olağandışı bir ortamda yaşanmış sıra dışı bir aşk olarak kitapta yer alıyor mesela. Memleketin haliyle zaten dertli olan Haluk’un apansız gönlüne giren Katya, hayatını tümden altüst ederken, imkânsız sayılacak bir aşkın peşinde koşturuyor. Okumuş yazmış biri olmasına karşın ahlaki değerlerine çok sıkı bağlı babasına bu aşkı açıklayamıyor doğal olarak, birlikte başka bir Müslüman kıza görücüye gidiyor hatta. Katya da kötü bir ruh hali içinde. Rus soylusu Vilademir’e büyük bir aşkla bağlı.  Öldüğüne inanmak istemediği gibi karnında çocuğunu da taşıyor. Olaylar akıyor, aşkın peşinden koşan Haluk, her şeyden vaz geçip yeni doğum yapan Katya ile yepyeni bir yerde, yeni bir hayata başlıyor. Bunu bir izlek olarak kabul edebilir, “İnsanı belirleyen en yüce duygunun aşk olduğunu anlatan roman” diye okuyabiliriz pekâlâ...

İKİ ARADA KALAN AYDINLARIN İKİRCİKLİ RUH HALİ

Kitap, “Bir aydın sorunsalı” olarak da ele alınabilir pekâlâ. Tarihin her döneminde toplumun ilerisinde olmak, haksızlıklara karşı çıkmak, geleceğin bilgisini üretip kırılma noktalarında doğru yerde durmak gibi çok ağır sorumluluklar yüklendi aydınlara. Bu sorumlulukla hareket edip bedel ödeyenler de oldu çokça, egemene biat edip mehtaplı gecelerde kürek çekenler de. Galatasaray Lisesi Muallimi Haluk, içi isyan duygularıyla dolu olsa da, iki arada bir derede kalmış bir Osmanlı münevveri mesela. Gönlü Anadolu’da ama kendisine iyi bir yaşam sunan toplumsal bağlardan kopup, rahatından taviz vermiyor bir türlü. Anadolu’da kan gövdeyi götürür, aralarında öğrencilerinin de olduğu küçük yaşta çocuklar idealleri uğruna can verirken, o, sefih sayılacak bir hayat sürüyor.

Başka örnekler de mümkün de, iki arada kalan aydınların ikircikli ruh halini anlatan şu diyaloglar, sorunun nasıl ortaya konduğunu açıklamaya yeterli herhalde: “Havagazıyla çalışan sokak lambalarının sarı aydınlığında durdurdu Haluk’u. İyice sokuldu, yüzünü, yüzüne yaklaştırdı. ‘Bir hastalığın mı var söylemediğin? Beni kaygılandırma muallim?’ ‘Hayır, hasta filan değilim. Biraz yorgunum şu aralar, kafamın içi kurtçuklarla dolu. Karar verememenin ya da vermekten kaçınmanın bedelini ödüyorum.’ ‘Ne bedeli, ne kararı?’ ‘Daha evvel konuştuk ya Mehmet Yahya. Ne padişahın kulluğundan kopabiliyoruz, ne hakkıyla Anadolu’yu destekleyebiliyoruz. Herkese, her şeye burun kıvırıyoruz. Bu fikre tahammül edemiyorum.’ ‘Fikirler zamanla olgunlaşacak, mücadele zamanla neticelenecek. Aceleye lüzum var mı?’ ‘Aceleye lüzum var mı bilmem; bildiğim, şu an on beşinde, on yedisindeki delikanlıların hayata veda ettiği. Bu fikir çıldırtıyor beni, parazit gibi hissediyorum kendimi. İstanbul’da yaşamak, padişahın gölgesinde saklanmaktan farksız.”

İKİYÜZLÜLÜK, BİTMEYEN BİR İNSANİ PROBLEM OLARAK KİTAPTA YER ALIYOR

Yine farklı bir okuma yapabilir, “İnsanın ikiyüzlülüğüne dair bir hikâyet” de diyebiliriz roman için. İnsanı, erdemlerini, nasıl bir ikiyüzlü varlık olduğunu sorgulayan pasajlar arasında, en yakın arkadaşınca, işgalcilere, özel hayatına varıncaya kadar gammazlandığını hayretle öğrenmesi var mesela Haluk’un. Anadolu’nun zaferi için hep kuşkulu sözler sarf eden o arkadaş ki, kazanılan zaferden sonra, Haluk’tan daha çok “millici” kesiliyor. Kitaptaki anlatımla, o günlerde içindeki ufuneti bambaşka renklerle ortaya serenlerin, İngiliz’le, Yunan’la düşüp kalkanların, bu işlerden korkup tümüyle köşesine çekilenlerin, Anadolu’da koparılan fırtınayı hakir görenlerin, konjonktür değişip kazanılan zaferle övünmeye başlamasındaki alçaklığı gören Haluk, insanlığından utanıyor. Bir yandan büyük dramlar, dünya ölçeğindeki sorunlar konuşulurken, insanlığın en yaygın, en hâkim hallerinden biri olan ikiyüzlülük, bitmeyen bir insani problem olarak yer alıyor kitapta...

“Kara Baron’ da denen Çarlık Ordusu’nun ünlü komutanı General Wrangel, Korniloff destroyeri ile Ereğli Limanı’na sokulduğunda tüm gözler üzerine çevrilmişti. Limandakileri İtalyan, Amerikan ticaret gemilerine aşinalığı varsa da bu gelen onlardan değildi.”  tümceleriyle başlayan romana en büyük eleştirim, yoksulluk batağına sürükledikleri ülkelerinde, akıl almaz bir safahat aleminde yaşayan üst sınıf Rusların, “insanlık suçu” da sayılabilecek eylemlerinden, tek kelimeyle de olsa söz edilmemesi kesinlikle. Bolşevik Devrimi’ne zemin oluşturan temel nedenin, “Çığ gibi büyüyen sosyal adaletsizlik” olduğu yazıyor tarihi kaynaklarda. Rusya bu dönemde büyük servetlere sahip zenginlerle dibin de dibindeki köylü, işçi yoksullar olmak üzere iki düşman kampa bölünüyor. İstanbul’a savaş gemisiyle kaçan Beyaz Ordu Generali Wrangel bu ahlaksız düzeni korumak için savaşıyor en çok da. Kızıl Ordu karşısında direnemeyip pılı pırtısını toplamaya bile fırsat bulamadan kaçmak zorunda kalıyor. Tarih çok yüzlü bir ayna. Bu aynaya birçok cepheden bakıp son sözü ona göre söylemek gerekiyor. “Gece Hep Gece”yi okuduktan sonra bunlar geldi aklıma. Bana bunları düşündürttüğün için teşekkürler Üzeyir kardeşim...