DUVAR- Marksizm, totalitarizm, devrim ve çağdaş tarih üzerine kitaplar kaleme alan İtalyan düşünür Enzo Traverso’nun “Faşizmin Yeni Yüzleri” kitabı okurlarla buluştu. Ayrıntı Yayınları tarafından basılan kitap, Avrupa’daki yükselen sağ hareketlere mercek tutuyor. Post-faşist kavramı tartışmasını odağına alan Traverso’nun eseri, Türkiye’deki siyasetin dinamiklerine dair de ufuk açıcı analizler sunuyor…
Faşizmin Yeni Yüzleri kitabınızda sıkça tartıştığınız post-faşizm kavramını nasıl özetlersiniz?
Post-faşizm; faşizm, liberalizm veya sosyalizm kavramları kadar güçlü bir kavram değil. Post-faşizm, geçişsel bir olguyu yakalamaya çalışan bir kavram, nispeten yeni olan ama henüz tamamlanmamış bir şeydir. Post-faşizmi klasik faşizmden ayıran kronolojik bir mesafe var. Yükselen radikal sağ hareketlerin neredeyse tamamı, klasik faşizmin mirasını sahiplenmezler. Kendilerini faşist olarak tanımlamazlar. İtalya'daki Fratelli d'Italia (İtalya’nın Kardeşleri) gibi bazı hareketler de buna dahil. İtalya'nın mevcut başbakanı konumundaki ve net faşist köklere sahip bir hareketten gelen Giorgia Meloni bile kendisini faşist olarak tanımlamıyor. Kendini bir anti-faşist olarak da tanımlamıyor. Ancak bu yeni radikal sağ hareketler, faşizmi demokrasiden ayıran geleneksel sınırları da sorgulatıyor. Biz, faşizmi demokrasinin karşıtı olarak düşünmeye alışkınız. Faşizm, demokrasiyi yok etmeye çalışır. Ancak, bu kez yeni bir şeyle karşı karşıyayız… Demokrasi için açıkça bir tehdit olan ama demokrasi içinde hareket eden ve demokrasiyi içeriden sorgulatan hareketler. Bence bu Türkiye'deki Erdoğan için de geçerli. Bu durum küresel bir olgunun farklı boyutlarından biri.
Yeniden ABD Başkanı seçilen Donald Trump’ın yemin töreninde önde gelen küresel teknoloji şirketlerinin sahiplerini de gördük. Radikal sağ, post-faşist hareketler ve teknoloji oligarkları arasındaki ilişki nedir?
Bu çok önemli bir soru. Ben post-faşizm kavramını 10 yıl önce oluşturduğumda radikal sağ hareketler siyaset sahnesinin dışında kalmışlardı. Donald Trump da öyleydi. Kurulu düzenin adayı 8 yıl önce Donald Trump değildi, daha çok Hillary Clinton'dı. 10 yıl önce kimse Giorgia Meloni'yi İtalya'da hükümetin başında göreceğini düşünemezdi. 8 yıl önce Fransa'daki Marine Le Pen, Avrupa Birliği kurumları tarafından güvenilmez olarak görülüyordu. Dolayısıyla, bu hareketler hala tuhaf bir olgu olarak görülüyordu. Milliyetçi, otoriter, popülist hareketler, neoliberalizme karşı çok geniş bir halk öfkesini kendi çizgilerine kanalize etmeyi başarmıştı. Bolsonaro, Brezilya'da benzer bir olguydu. Bugün durum tamamen farklı. Çünkü bugün, bu radikal sağ ve post-faşist hareketler küresel elitin meşru muhatapları haline geldi. ABD’de Elon Musk ve Donald Trump arasındaki ittifak, bu değişimin bir aynasıdır. Bu çok önemli bir değişiklik! Bugün, batının en güçlü ülkesinin mali ve ekonomik elitleri, bir post-faşist harekete katıldı. Bu tarihi değişimin sonucunu tahmin etmek çok zor, ancak bu küresel bir eğilim ve en kötüsüne hazırlıklı olmalıyız.
Trump’ın zaferini nasıl açıklayabiliriz?
Bu zafer, Trump'ın başarısından çok, Demokrat Parti'nin tarihi yenilgisiyle açıklanabilir. Trump bazı yeni seçmen kesimlerini kazandı, ancak Demokratlar dramatik bir şekilde destek kaybetti. Özellikle de işçi sınıfı içinde... İnsanlar ekonomik düzeyde, enflasyonda, yaşam koşullarında hayal kırıklığına uğramış bir liderliği desteklemek yerine, Trump ile yürümeye hazır hale geldi. İşçi sınıfının yaşamı ABD’de giderek zorlaştı. Gazze’de yaşananlar da insanları etkiledi.
Tam da bu noktada şunu sormak istiyorum; Gazze'de yaşananlar için İsrail’e tepki gösterenler de Batı’da marjinalleştiriliyor. İsrail'in bir dokunulmazlığı var gibi. Sol siyaset, İsrail ve Gazze hakkında ne yapmalı?
Trump, Joe Biden'ın İsrail'e kayıtsız şartsız destek politikasını devam ettirecek. Bu açıdan, niteliksel bir değişim olacağını sanmıyorum. Belki de bunu kendi tarzıyla yapacaktır. Biden gibi Netanyahu tarafından aşağılanmayı kabul etmeyecektir. Trump yönetiminin Batı Şeria'nın sömürgeleştirilmesini açıkça desteklediğini ve teşvik ettiğini görüyoruz. Bence, solun küresel ölçekteki sorumluluğu, bu soykırıma karşı kitlesel bir muhalefet örgütlemekte yatıyor. Küresel ölçekte hegemonyaya, hükümetlerin ve ana akım medyanın resmi pozisyonuna karşı bir muhalefet... Sıradan insanların düşündüğü ve hissettiği ile hükümetlerin ve ana akım medyanın söylediği şeyler arasında dramatik bir uçurum var. Her gün yalan söylüyorlar. Sol, bu sahte söyleme karşı savaşmalıdır. Açıkça sorgulanması gereken şey, bu soykırımı 7 Ekim'deki kurbanlar adına yapılan bir öz savunma savaşı olarak tasvir eden resmi söylemdir.
Anti-semitizm ve İslamofobi kavramı arasındaki ilişki nedir?
Anti-semitizm kavramının kötüye kullanımını açıkça kınamalı ve mücadele etmeliyiz. Çünkü Filistin davasına verilen her türlü destek, İsrail devletinin ve politikalarının eleştirisi, anti-semitik olarak mahkûm ediliyor. Bu kabul edilemez politikayı kınamalıyız. Özellikle Avrupa'da bu yapılmazsa sol hareketler yeni bir yol bulamaz. Irkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele, İslamofobi'ye karşı mücadele anlamına gelmeden bir alternatif oluşturamaz. Çünkü Batı dünyasında günümüzde ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının ana biçimi anti-semitizm değil, daha çok İslamofobi'dir.
Peki, Trump, Orbán, Meloni, Erdoğan gibi sık sık sağ popülist söylem kullanan liderlere nasıl yaklaşmalı?
Önemli olan popülizmin siyasi bir tarz olması. Popülizm, bu siyasi rejimlerin özü değil. Yani popülizm, genellikle küresel elitler tarafından, düşmanlarını tasvir etmek için icat edilen bir kategori. Popülizm kavramı, sıradan insanlara, alt ve işçi sınıflarına karşı belli bir aşağılama tavrı ortaya koyuyor. Bu yüzden, popülizm kavramına karşı şüpheciyim. Ancak tabii ki eğer popülizm, demagoji, dürüst insanları yozlaşmış elitlere karşı kışkırtan retorik anlamına geliyorsa o zaman Erdoğan da popülist retorik geleneğine ait. Ama bu retoriğin ötesine geçmeliyiz. Türkiye'deki Kürt sorunu, popülizm kategorisiyle ele alınamayacak önemli bir konu.
Radikal sağın mevcut yükselişi göz önüne alındığında, bizi nasıl bir gelecek bekliyor? Avrupa'nın 1940'ları yeniden yaşama olasılığı nedir?
Önemli olan demokrasiyi bu otoriter post-faşist dalgaya karşı nasıl savunacağımızdır. 21. yüzyılda faşizmin yeni yüzlerine karşı yeni, özgün ve yatay bir demokrasi inşa etmeliyiz. Kurumların savunulması bir çözüm değil. ABD’ye bakın, Trump milyarderlerin desteğiyle seçimleri kazandı. O milyarderler yönetiminin bir üyesi oldu. Bu, faşizme karşı savunduğumuz demokrasi türü değil.
Halkla ilişkiler faaliyeti yeniden siyasetin temel bir boyutu haline mi geldi? Ayrıca kitabınızda kimlik siyaseti ile sol arasındaki ilişkiye de mercek tutuyorsunuz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Soğuk Savaş'ın ve 20. yüzyılın sonundan sonra komünizm, sosyal demokrasi, anarşizm gibi paradigmaların başarısız olduğu yeni bir döneme girdik. Geçmişten miras kalan bu politik ve stratejik paradigmalar, 21. yüzyıl için yeni bir radikal sol inşa etmede çok etkili değil. Yeni bir şey icat etmeliyiz. Bu açıdan, bence 21. yüzyılın ilk on yılının başarılarından biri, siyasi kimliğimizin kesişimselliğinin farkına varmaktı. Yani, sınıfı, cinsiyeti ve ırkı nasıl birleştireceğimizi öğrenmeliyiz ve bu, kimlik siyasetimizi yeniden düşünmek anlamına geliyor. Kimlik siyaseti temeldir, ancak hiyerarşik olarak değil, unsurların bir kombinasyonu olarak uygun bir şekilde anlaşılmalıdır.