‘Batı Ekspresi’ neden bu topraklarda durmuyor?

Savaş, ekonomik çöküş, kültürel ayrılıklar ve bir gün dönebilmek umuduyla çıkılan yollar… Göç olgusunun bireylerin içsel yolculukları ve arayışlarıyla ironik bir dille ele alındığı “Batı Ekspresi” sahnede. Matéi Visniec’in göç ve batılılaşma temalarına odaklanan güçlü metni Tatbikat Sahnesi’de Adem Aydil, Derin Beşikçioğlu, Fatih Sönmez, Selin Tekman, Selin Zafertepe ve Ünsal Coşar ile sesleniyor izleyiciye. Göçün acısını batılılaşmanın coşkusuyla harmanlayan oyunu yönetmeni Elvan Beşikçioğlu’ndan dinledik.

- Geçmişin bugünün ve belki geleceğin konusu göç. “Batı Ekspresi” seyirciye neler söylüyor?

Batı ekspresi, bir metafor. Namıdiğer Şark Ekspresi. Batı emperyalizminin ve dayatılan tüketim toplumunun, tek bir değer vurgusuyla diğer kültürlerin yok sayılıp sadece Batı için çalışmanın ve geride kalan tüm ulusların gözardı edilişinin simgesi. Hiç binilemeyen ve transit geçen bir tren bu. Tüm bunların yanında buna ulaşmak için daha iyi bir hayat uğruna göç eden insanların hikâyesi. “Epizotlardan oluşan bir takım oyunu “Batı Ekspresi”. Seyirci bu yolculukta pek çok olguyu gülünç ama trajik hikâyemizi evrensel bir alanda sorgulayacak.

- “Batıya daima batıya” bakan topraklarda “Batı Ekspresi” neden durmuyor?

Batı Ekspresi, Balkanlar dahil bizim topraklarımızda da durmuyor zaten. Bu batıya özenmenin haricinde kendini batılı hissetme güdüsü sanki çağ atlanacakmış hissi yüzyıldır hep var. Ekonomik sorunlar, yönetim sorunları, yaşamların kısıtlanması, savaş en büyük göç sorunları. Batı sadece satma ve iş gücü peşindeyken Batı Ekspresi nasıl durur bu duraklarda elbette durmaz alacağını ihtiyacını toplar ve gider. Geride hala çırpınan insan güruhu bırakır.

- Göç gibi çok geniş ve ağır bir konuyu aktarırken sizi en çok zorlayan şey neydi?

Matei’nin dili ve epizotlara bölüp farklı bağlantısız anlatımı beni zorladı. Onları bir bütün haline getirip parçalı yapısından akan bir düzene sokmak zordu. Birincil müzik bu yapıyı bütünledi, ikincisi oyuncuların hiç sahne dışına çıkmadan her şeyi seyircinin gözü önünde yapması, değişip dönüşmesi bütünledi ve de ritim zamanlamayla bu sorunun altından kalktık.. Tabii Visniec çok akıllı bir yazar. Göçü metninde bile parçalayarak yazmış. Göç parçalar. Kültürleri, yaşamı, ulusları tüm bunları daha derinden yazarken epizotlara bölerek gerçekleştirmiş.

AKIŞKAN HALK

- Oyunda akışkan halk” diye bir kitleden söz ediliyor. Kimdir bu akışkan halk?

Akışkan halk, tüm bu topraklarda yaşayan insanlar, Balkanlar, biz Anadolu. Herkesin ayak bastığı, üstünde tepinmek istediği, sömürmek almak götürmek istediği için savaşlar başlattığı, buralarda yaşayan insanların üzerinden geçenlerin bastığı topluluklar. Değişmek, dönüşmek zorunda kalanlar. Her gelenle onların dinini, dilini, varlıklarını öğrenmek zorunda kalanlar. Aynı zamanda da göç edenleri temsil ediyor.

- Oyunun aidiyet hissine ve bu duyguya derinden dokunan dönüş”le ilgili neler söylersiniz?

Dönüş… Ağır ve birçok duyguyu barındıran hazin bir mevzu. Ve dönüş, benim bu oyunu yapma sebebim. Özlem, varoluş, bitiş, başlangıç, yalnızlıktır, dönüş… Tüm göçmenlerin ayrıca kendi memleketinde yaşasam da insanın sorunu. Dönüş kelimesine bağlı yaşıyorlar. Dönüş kimi zaman varılamayan bir olgu. Batı Ekspresinde ki boş evler dönüş. Dönüşü düşlemek. O uğurda yaşamak, yaşayamamaktır bir anlamda da. Oyunun son cümlesiyle bitireyim; “Gidişe anlam kazandıran tek şey, dönüştür.”

40 YIL ÖNCEDEN DE KÖTÜ

- Oyunun tam orta yerinde bir bavul var. Neler var o bavullarda?

Bavulların karşılıkları çok katmanlı ve içi gibi yüklü evi, varlığı, eşyası, gidişi, dönüşü. Nasıl ki dönüş bu oyunun ana temellerindense bavullarda benim için öyleydi. Oyunumuzun dekoratörü Barış Dinçel’e tek ricam işlevsel , oturulan, taşınan, yerleştirip alan yaratılan altı valizdi. Elbette Barış altı valiz haricinde, ihtiyaçlarımız doğrultusunda bir de bize şahane bir dünya yarattı.

KIZI DA SAHNEDE

Oyunda Derin Beşikçioğlu da sahnede. Anne-kız birlikte çalışmak nasıl bir deneyim?

Derin çok akıllı, anında anlayan, uygulayan, iyi gelişen bir oyuncu. Kızım olarak değil oradaki tüm ekibin içindeki bir oyuncu olarak baktım ama bazen ona patladım. Bu, mükemmeli istemek ve sanki hep ilk o yapmak zorundaymış gibi garip ve istemsiz bir hissiyattan doğuyor sanırım. Nazım kızıma geçer düzeni… Tabii çok yanlış. Farkına varınca çoğuna engel olabiliyorsunuz bu tavırların.

"İNANCIM KALMADI"

- Yıllardır işin mutfağındasınız, Türkiye’de tiyatro nasıl bir yol izliyor?

Gerçek tiyatro sanatıyla uğraşıp emek verenlere toplum nezdinde hâlâ olması gereken, ilgi ve saygının verildiğini düşünmüyorum. Artık olacağına da inancım yok. Çünkü bu bir alt yapı, kültür meselesi. Popüler kültürü taban yapıp sadece televizyon starlarını ve bildiği bir iki tiyatro sanatçısını takip eden seyircilerden maalesef gerçek tiyatro seyircisi çıkmaz ve dahi çıkmayacak. Gerçekten tiyatro sanatını icra etmek isteyen tiyatro sanatçıları da Türkiye’nin ekonomik çıkmazında olduğundan kendi yağlarında kavruluyor. Kişi sayısına göre yazılan metinler (telif ödenmeyecek bir metin olabilen), dekorsuz -ki masraf olmasın-, az bütçeli belki sıfır bütçeli kostüm, ışığa önem vermeyen -çünkü ışık malzemesi çok pahalı-, tiyatro sanatını icra edemeyen, günü kurtarmaya çalışan küçük bütçeli oyunlarla dolu. Asla gelişme göremiyorum. Artan sahne kiralarıyla ve bazı büyük sahnelerin ünlü performansları da getiren kartelleşme, lobileşmesiyle tiyatro sanatı dünden iyi değil, hatta 40 yıl önceden de zihniyet olarak kötüye gidiyor maalesef…

DAYATILAN DİL

- Göç hareketi hem göç edilen ülkeyi hem göçmeni hem de varılan yeri değiştiriyor. Bu hareketin getirdiği dil ve kültür karmaşasına dair neler söylersiniz?

M. Visniec, bu konuda da çok muazzam yazmış. O yüzden dilin parçalanışını, kültürleri, yaşanılan ülkeye özgü trajik olayların bile birer ticari meta olduğunu anlatıyor metninde. Artık kendi dillerinde küfür dahi edemeyen insanlar sadece İngilizce, İtalyanca konuşuyor. Özellikle İngilizce’ye vurgu yapıyor. Dünya dili. Dayatılan dil. Evlatlarının harika konuşup kendi dillerini aksanlı konuşması onları mutlu ediyor. Batıya erişmek için kendi kültürlerinden ne varsa pazarlayan insanlar görüyoruz. Bu da göçün ve batılılaşma isteğinin acı gerçekleri ve bu gerçeklerle ironik yaklaşımıyla bizi güldürüyor. Ama çok acı tabiİ.