Karabağ düşerken biz Şuşa yolundaydık -2

İstanbul’da çalışırken neden Konya’ya döndünüz ve nerelerde görev yaptınız?

Aslında askerlik sonrası Vakıf Gureba’daki görevime devam etme niyetindeydim. Fakat Prof. Dr. Erol Güngör Selçuk Üniversitesi’ne rektör olup Konya’ya da Tıp Fakültesi açılacağını öğrenince 1983’de sınavlar için müracaat ettim. Sınavı kazandıktan sonra Selçuk Üniversitesinin yeni açılan Tıp Fakültesinde göreve başladım.

Zaman içerisinde görev yerlerimizde değişiklik yama ihtiyacı duyduk. 1988 yılında Konya SSK Hastanesinde Ortopedi uzmanı olarak çalışmaya başladım. Konya Belediyesine ait Sağlık Yurdunun Belediye Hastanesine dönüştürülmesi sürecinde burada görev aldım. Daha sonra Numune Hastanesine geçtim. Selçuk Üniversitesi Sağlık Meslek Yüksek Okulu açılacağı zaman aldığım teklif üzerine burada görev alıp ders verdim.

Bir hekim olarak, yüksek bir sosyal duyarlılık gösterip uluslararası pek çok savaş ve afet bölgesine, karmaşık yerlere ve yardıma koştunuz. Bunlardan bahseder misiniz?

Diyanet İşleri Başkanlığı hac farizası sırasında oluşacak ihtiyaca binaen, 1981 yılından itibaren sağlık ekibi de götürmeye başlamıştı. Ben de 1982 yılından itibaren her sene görevli doktor olarak gitmek için müracaat etmeye başladım ama 1987’de ancak gidebildim. Müslümanların sıkıntı çektiği Afganistan gibi bölgelere de gitmeyi, Konya’nın yardımlarını oralara götürmeyi ve Ortopedist hekim olarak yardımcı olmayı da arzu ediyordum.

İranlı hacılar her sene haccın son Cuma günü Kudüs Yürüyüşü yaparlardı. O sene Suud Hükümeti bu gösteriye müsaade etmedi. Buna rağmen İranlılar yürüdü ve Emniyet güçleriyle aralarında çıkan arbedede dört yüz İranlı ve elli Suudlu öldü, binlerce insan da yaralandı.

Bizim hac kafile başkanlığımız bütün kliniklere, “İranlı hacılara bakmayacaksınız talimatı verdi. Hekimler, bu nasıl bir karar diye birbirimize baktık ve doğru bulmadık ama mecbur uygulanacaktı. “Ben Müslümanım ve doktorum. Savaşta bile olsa yaralanmış düşman askerine bakarım. Hacda da gelen yaralı kim olursa olsun tedavi ederim” dedim. Hacda yaralı gelen Müslüman hacıya bakılmaz mı? Arkadaşlara “Bakamadığınız insanları bana gönderin” dedim.  Benim polikliniğin önü İranlı yaralılarla doldu, hepsi de ortopedik vakaydı. Ertesi gün bir doktor gelip “Sana Humeyni’nin selamı var” dedi. “Bu nereden çıktı?” dedim. “Akşam radyoda teşekkür etti” diye karşılık verdi. Meğer o yıllarda İran’ın Devlet Radyosu Türklere yönelik propaganda için geceleri Türkçe yayınlar yaparmış. O akşam da Humeyni Hacda İranlı yaralıları tedavi eden Türk doktorlara teşekkür etmiş. Ve sadece ben tedaviyi kabul ettiğimden bu teşekkürün tek muhatabı da bendim. Humeyni’den ve İran’dan hiç hazzetmem ama böyle bir hatıram oldu.

MTTB’den tanıdığım Akıncılar Genel Başkanı Mehmet Güney o yıllarda Afganistan’da yaşıyordu ve Ahmet Şah Mesut ile beraber fiilen cihadın içindeydi. Üstelik hacca gelmişti. Bulup, kaldığımız misafirhaneye davet ettim. Burhanettin Rabbani liderliğindeki grubun komutanlarını da yanında getirdi. Rus işgalini bize etraflıca anlatılar. O gün doktorlar olarak aramızda yardım kampanyası açtık. Mehmet Güney ile dev O gün, yıllık iznimizde Peşaver’de buluşmak üzere randevulaştık.

1988 yazında, yardım göndermek isteyenlerin emanetlerini aldıktan sonra, Ribat Cemaatinin yardımlarını götürecek olan Mehmet Ali Boşnak ile beraber Afganistan’a gittik. İstanbul’dan İslamabad’a oradan da Peşaver’e gittik. Hizb-i İslâmî ve Cumhur-i İslâmi liderleri Gulbettin Hikmetyar ile Burhanettin Rabbani’nin Ofisflerini bulup yardımlarımızı pay ettik. Bize bir misafirhane gösterdiler. Şehit Ömer Hastanesinde de Ortopedist olarak iznimiz boyunca görev yaptık.

Afganistan dünyanın en fakir iki ülkesinden biriydi ve dünyanın ikinci süper gücüne karşı kendi topraklarını savunmak üzere cihat ediyordu. Dünyanın pek çok ülkesinden gönüllü savaşçılar gelmişti. Hele Suriye’den gelen baba-oğul beni çok etkilemişti.

Peşaver’den, aşiretlerin elinde bulunan tampon bölgeden Afganistan içlerine geçtik. İngilizler oraları öyle parçalamışlar ki Afganistan ve Pakistan denetiminde olmayan, aşiretlerin yönetiminde tampon bölgeler icat etmişler. Ve oralarda silah dâhil, her türlü kaçak eşya bulunabiliyordu.

Sonra Gulbettin Hikmetyar’a ait bir kampa gittik. Bize verdikleri odada bir Arnavut mücahit ile bir de yüksek lisans tezi hazırlayan Amerikalı vardı. Arnavut gencin cephe hatıralarını dinler, Amerikalı öğrenci Bill ile de tartışırdık. Amerikalı genç, herhalde tez gerekçesiyle orada bulunup, Amerikan istihbaratına çalışan biriydi. Kampta Amerikan silahları vardı. Amerika cihadı, Ruslara karşı olduğu için destekliyordu. Gerçek amacı ise hem Afganlara hâkim olabilmek hem de Asya’nın ortasında Çin ile Rusya’nın ortasında miğfer ülke, hardland yani kalpgâh denilen özel bir ülke olan Afganistan’a hâkim olmaktı.

Sonraki zamanda basından öğrendik ki bir kısım mücahitlerin Amerika’nın özel yetiştirdiği mücahit görünümlü insanlarmış. Cihadın içinde olup, Amerika’yı dinlemeyen, bağımsız hareket edecek olanları Gunatanamo’ya götürüp kendi usullerince oradaterbiye eder, kabul etmeyenleri de orada öldürürlermiş. Başta Amerika olmak üzere batılı ülkeler cihada giden mücahitleri yakın takibe almıştı. Cihada gidecek olan mücahitlerin, özellikle Amerika’nın kendilerine musallat olacağından, çok uyanık ve ketum davranmaları gerektiğini, anlatarak bilgilendirdim. Konya’da pek çok kurum ve kuruluş da beni davet ederek Afganistan izlenimlerimi dinledi.

1980’li yıllarda Azerbaycan ile de yakından ilgilendiniz. Oralarda neler görüp yaşadınız, kimlerle temas ettiniz?

1980’li yılların ikinci yarısında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılma süreci başlamıştı. Ben de Azerbaycan dâhil pek çok Türk yurdunu merak ediyordum. O sırada Azerbaycan’a gidişlere izin verilmişti. Trabzon’dan başlayan Gürcistan, Azerbaycan ve Özbekistan’a uzanan on beş günlük bir tura katıldım. Yolcuların bizden gayrısı demirperde ülkeleri hariç, neredeyse dünyayı görmüş insanlardı. Tanışma faslında ben, Konyalı olduğumu söyleyince, kafilede olan Muammer Yavuz geldi böylece tanıştık.

Ebulfez Elçibey’in liderliğindeki Halk Cephesi Karargâhını ziyaret ettik. Camları ve dış cephesi kurşun delikleriyle dolu bir binaydı. Ermeni olayları vardı ve Rus yanlısı komünistlerle aralarında sürekli hadiseler yaşanıyordu. İktidarda da komünist Ayas Muttalibof vardı.

Elçibey’le, yardımcısı Abbas Abdullah ve Arif Acaroğlu ile tanıştık. Müthiş Türk Milliyetçisi insanlardı. Türk Dünyasına ait müthiş donanımları vardı. Adeta köy köy, mahalle mahalle biliyorlardı. Uzun sohbetler yaptık, mücadelelerine dair bilgi aldık.

O yıllarda Azerbaycan petrollerinin yüzde yirmi beşini Amerika, diğer yüzde yirmi beşini Rusya, üçüncü yüzde yirmi beşini de İngiltere alırdı. Türkiye’nin aldığı petrol miktarı ise İran gibi yüzde iki onda altı idi.  Özal bunu beş onda altıya çıkarmıştı. Elçibey bunları anlatıp “Ben iktidara gelince Türkiye’nin payını da yüzde yirmi beşe çıkarmayı düşünüyorum” demişti.

1992 de Iğdır’ın İran’a doğru uzanan ve Dilucu denen Nahcıvan’a onbir kilometre hudut olan kısmına Turan Köprüsü inşa edilmişti. Açılışına biz de katıldık ve Konya Belediyesinin verdiği yedi kamyonluk yardımı o köprüden geçirerek Nahçıvan’a ulaştırdık. Haydar Aliyev o sırada Nahçivan Meclis Başkanı idi, ziyaretine gittik. Brejnev’in ölümünden sonra SSCB’nin başına geçmesi gerekirken engellenmiş yerine Gremşkov’u getirmişlerdi.

Ermenilerin Karabağ’ı işgal ettiği günlerde biz de Konya’dan, Azerbaycan’a kamyonla yardım götürüyorduk. Kamyonla Bakü’ye vardıktan sonra, henüz Ermenilerin eline düşmeyen Şuşa’ya uçakla sevk ettik. Biz de askeri araçlarla karayoluyla, ama far ışığında değil, ay ışığında gittik. Sonraki zamanda Karabağ illeri bir bir Ermenilerin eline düştü.

Bosna Hersek ile de ilgilendiniz ve yardımlar götürdünüz, orada neler yaşadınız?

Fatih Türegün 1988’de, benim Afganistan’a gittiğimi öğrenip  “Ben de gideceğim, nasıl gideyim” diye sorumuştu. Dört sene sonra muayenehaneme geldiğinde bir ayağı yoktu, protez bacak takılmıştı. Ahmetşah Mesud’un yanında mücadele edip, gazi olarak dönmüş. “Ağabey şimdi ben Bosna Hersek’ten geliyorum. Önümüzdeki günlerde tekrar gideceğim; birlikte gidelim” dedi. “Olur” dedim. Mehmet Kalay ve beş-altı arkadaşla Konya’nın yardımlarını alarak Bosna’ya hareket ettik.

Sırplar ve Hırvatların hâkim oldukları bölgeler nedeniyle çok dolambaçlı yollardan geçerek mücahitlerin bulunduğu cephede yardımlarımızı Ahmet Adiloviç’e teslim ettik. Boşnaklara Türkleri çok seviyor ve bizden ayrılmak istemiyorlardı.

Boşnaklar Sareyevo’ya girmek, Sırpların tuttuğu dağın altına sekiz yüz elli metrelik tünel kazmıştı. Bağlantı buradan sağlanıyordu.  Bir kadının evinin altından açılan bu tünelden o zaman geçtik. Aliya İzzetbegoviç, Ahmet Adiloviç ve Adem Hoçiç ile görüşmelerimiz oldu, Bosna Hersek’e ilgimiz devam etti.

Türk coğrafyasının farklı bölgelerine seyahat etmiş olarak gördük. Batı Trakya, Irak Türkmen bölgesi, Çeçenistan ve Kırım da bunlardandı. Oralarda neler yaptınız?

Batı Trakya'da Dr. Sadık Ahmet, Ahmet Hacı Osman, Mustafa Boşnak ile irtibatımız oldu. Merhum Sadık Ahmet’i Konya’ya davet edip ata topraklarını gezdirmişi konferans verdirmiştik.

Irak Türkmenleri ile münasebetimiz Dr. Aydın Beyatlı ile başladı ve devam etti. Muhtelif zamanlarda yardım amacıyla gidip geldik. M. Kemal Yaycılı, Muzaffer Arslan, Oğuz Sarıkahya bu faaliyetlerde bize yardımcı oldu.

Çeçenistan Ruslarla çok mücadele etmek durumunda kalmıştı ve Türkiye’den götürülen yardımlara ihtiyaçları vardı.  Biz de Konya Belediyesinin yardımlarını götürdüğümüzde Şamil Basayev, Vahe Ahsenov, Leçi Dudayev gibi Doku Kazırov mücadele insanlarıyla tanıştık. Özbekistan, Kırım, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile de irtibatımız, oldu.

Yurt içinde ne gibi yardım faaliyetlerinde bulundunuz?

1992 Erzincan depremzedelerine, 1994'de Kuzey Irak'tan Hakkâri Çukurca'ya gelen kurt mültecilere, 1999 Adapazarı depremzedelerine Konya’nın yardımlarını ulaştırmaya gayret ettik.

O zamanlar Aydınlar Ocağı Başkanı olan Mehmet Ali Uz ağabey artık yorulduğunu söyleyip görevi ısrarla bize devretmek isteyince geri duramadık. Arkadaşlarımızla birlikte benim başkanlığımda yönetim kurulunu oluşturup kültürel faaliyetlere yoğunlaştık. 3 Mart 1996’da Konya Aydınlar Ocağı olarak başlattığımız Selçuklu Salı Sohbetlerini inkıtaya uğratmadan devam ettiriyoruz. Bu programlar vesilesiyle de ülkemizin seçkin aydınlarını, ilim adamlarını Konya’da misafir edip,  bilgi ve birikimlerinden istifade ettik.

Sürdürdüğünüz kıymetli çalışmalar için tebrik, verdiğiniz bilgiler için de teşekkür ediyorum.